Yazmayalı oldukça uzun zaman oldu... Çok mu yoğundun deseniz, aslında pek sayılmaz.
Dizi izlemekle, internette dolaşmakla geçirilmiş bir kaç haftadan bahsediyoruz.
Araya bir Türkiye ziyareti ekledik.
Sevdiğimiz insanlara kısa bir merhaba dedik.
Güzel yerlere gittik, güzel yemekler yedik, güzel manzaralar gördük.
Geri geldik.
Bu sefer de tatilden döndük kendimize geliyoruz haftaları hızlıca geçti.
Mayıs-Haziran ayları gerçekten İstanbul'u ziyaret etmek için en güzel aylar diye düşünüyorum. Sıcaklık dayanılır düzeyde, akşamları az serin. İzmir ise çoktan yanmaya başlamış.
Görmediğim yerler listesinden Seferihisar'ı sildim. İzmir'in boğucu sıcaklara yelken açtığı mayıs ayında bile serin, esintili Seferihisar'ın sahil köyü Sığacık haftasonu kaçamakları için birebir. Deniz buz gibi, çivi gibi! Buralara gelmişim diyerek, zorlana zorlana, kendimi zorlaya zorlaya girdim. Plajda süt mısır yemenin keyfine yıllar sonra tekrar vardım. Limanın oradaki çay bahçelerinde oturup, lezzetli ve doğal dondurmalar yedim. Kale içindeki pazarda vakit geçirdim. Nerede bulsam atlamayacağım gibi, burada da dağ kekiğini bulunca hemen bir torba aldım.
![]() |
| Teos-Sığacık'ta kaldığımız tesisten bir manzara |
Şaşkın Balık'ta yediğim ot tabağı, Karaköy Liman Lokantası'ndan gözüken tarihi yarım adanın ihtişamı, Silivri Lokum'da yediğim Lokum Köfte İstanbul'un manzarasına da yemeğine de doyurdu beni.
Kültürel aktiviteler olarak zayıf kaldığım bir geziydi. Bunda Devlet Tiyatroları'nın sezonu kapatmasının ve Şehir Tiyatroları'nın da Almanya'ya festivale gitmesinin de payı var, tüm suçu üstlenecek değilim. Ferhangi Şeyler'e ilk gez gitme şansını sonunda yakaladığıma seviniyorum. Bir de vücudu, kasları, damarları, sinirleri daha yakından görmek ve anlamak konusunda The Human Body Exhibition'a gittim. Daha önce Antrepo'da olan sergiye denk gelememiştim. AquaFlorya Alışveriş merkezinin üst katındaki sergi sanırım Antrepo'dakinden daha ufak ama yine de fazlası ile çarpıcı. Birer kadavra göreceğinizi, baktığınız şeyleri midenizin kaldırmayacağını düşünüyorsanız içinizi biraz olsun rahatlatayım çünkü maalesef insan gördüklerinin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyor. Plastikten, mumdan yapılmış gibi görünen insanlar, elektrik kabloları gibi sarkan sinirler, oyun hamurundan yapılmış gibi gözüken organlar ve uzuvlar biraz olsun durumu yumaşatıyor. Sonuçta bu organlar işlemlerden geçirildiklerinden o gerçekçi görüntülerini kaybetmişler fakat saygı duyulması gereken büyük bir emek, sabır ve bilgi var. Vücudunu merak edenler, içimizde neler oluyor diyenler ve özellikle öğrencilerin gitmesini şiddetle tavsiye ediyorum.
![]() |
| Karaköy Liman Lokantası'ndan bir manzara |
Tatilden dönünce tatil sonrası yorgunluğu, işe geri dönmüş olmanın verdiği sıkıntı, evimize ve yatağımıza kavuşmuş olmanın verdiği mutluluk karmaşası içinde ancak kendimize geldik. Bu iyileşme dönemini birikmiş Game of Thrones, Da Vinci's Demons ve Mixology bölümleri ile arkada bıraktık. Dizilerimiz bitince kitap ve filmlere sardık. Uzun zamandır sonuna kadar merakla izleyecek ve arkadaşlarımıza tavsiye edecek kadar beğenecek filme rast gelmeyişimizin bir sonunun olacağını biliyorduk. Best Offer, The Grand Budapest Hotel, Saving Mr. Banks ve Blue Jasmine kendimizden geçtik. Cate Blanchett'in en iyi kadın oyuncu oscarını sonuna kadar haketmiş. Kitaplara sardık dedim ama, Game of Thrones'un yeni sezonu başlamadan, izlediğim sezonların kitaplarını bitirmeye karar verdim. Birinci kitaptan başladım, Türkçe çeviri konusunda hayalkırıklığı yaşadığım noktalar oldu. Diğer tüm karakterlerin orjinal ismi ile kalmasına rağmen Jon Snow 'un isminin neden Jon Kar diye geçtiğini henüz anlayabilmiş değilim. Yine de unuttuğum minik detayları hatırlamak, kitapla diziyi örtüştürmek adına eğlenceli bir aktivite olduğu inancındayım.
İşte böyle...

