Türkiye'de yaşarken yağmuru sevip sevmediğime dair biraz
kararsızdım. İzlemesi zevkli, kokusu nefis, heyecanı bol bir şey yağmur.
İnce ince çiseleyebilir, büyük büyük damlalar halinde yağabilir, ince ama sık
olanı iyi ıslatır, hele bardaktan boşanırcasına dediğimiz cinsten olanın
keyfine doyum olmaz. Bunların hepsini camdan izlemek pek keyiflidir.
Anneanneciğim hemen "ah ah acaba kimlerin evini su basıyor şimdi"
diye oturup dua eder. Dünyanın bir kısmı yağmurun tadını çıkartamayacak
koşullarda yaşadığı için de, "şakır şakır yağmur yağınca çok hoşuma
gidiyor, bir de gökgürültüsü ve şimşek ile süslendi mi nefis" diyemediğim
gibi, paçalarımın ıslanmasından, pantolonumun arkasının nokta nokta
çamurlanmasından da şikayet etme hakkını kendimde bulamıyorum.
Buna rağmen bir öğrenci olarak sevmezdim yağmuru. Dedim ya, pantolonum
çamurlanırdı; sanırım pek yürümeyi beceremediğimden. Üniversite zamanı elimde
çizim ve ya maket varsa tam bir işkenceydi onu okula ya da eve götürmek. Zaten
devasa boyutlardaki kartonları güneşli havalarda bile toplu taşıma ile okula taşımak
zor iken, bir de yağmur yanında bonusu rüzgar ile büyük bir eziyet olurdu.