Şu duyguyu bilirsiniz: Aslında dünyanın bambaşka yerinde,
bambaşka koşullarda, bambaşka bir ailede de ben olarak dünyaya gelebilirdim.
Afrika'da bir kabilede, Moğolistan'ın tundralarında bir çadırda yaşayabilirdim.
Hep sızlandığımız halimize şükretme anıdır o an. Defalarca olmuştur.
-Ay, insanlar ne şartlarda yaşıyor....
-Hastalanınca ne yapıyor bu insanlar?
-İnanmıyorum ne zorluklar bunlar böyle...
Hep şaşkınlıkla bakar, irkiliriz ama nerede kaldığımızı
unutturan uzunluğu ile dizi keyfimizi bozan reklam araları kadar rahatsız etmez
bizi. Aklımız ermez, bu yaşantı onların kültürüdür, o iklimin getirdiği bir biçimdir
fakat eğer belli bir yaşam kalitesi düzeyi binlerce insanın bir doğal afette ölmesine
neden oluyorsa, belki de yanlış giden ya da hiç gitmeyen birşeyler vardır.
Belgesellerden izlediklerimizin gerçeğini ucundan kıyısından
2011 yılında Tayland'a yaptığım gezide
görmüştüm. Turistik amaçlarla yapılmıs bir dekor gibi gözükse de insanlar bu
dekora çok da yabancı değillerdi. Dekorun böyle olduğu bir yaşantının gerçeği
nasıldı?
Amca gelen geçene bakıyor, akşama ne yiyecek acaba?/Tayland-2011
Dünyanın her köşesinde bir Türk ile karşılaşabilirsiniz
derler ya, sırf bize mahsus değil bu durum. Bulunduğum ülkede Filipinler'den gelen
yüzbinlerce çalışan var. Bir kaç gündür ofiste telaşlı yüzler, hararetli
konuşmalar dönüyor, Tagalog dilinde. Tahmin ettiğiniz gibi Haiyan tayfunundan
bahsediyorlar. Ailelerinden haber almaya çalışıyorlar. Para toplanıyor,
Filipinler Kızıl Haçı' na gönderiliyor. Türkiye'nin yardım gönderen ilk
ülkelerden biri olduğunu okuyup bize teşekkür ediyorlar.
Bana fotoğraflar gösteriyorlar. Fotoğrafların altındaki
yazıyı gösterip bu sizin tayfun değil, sizinkinin adı Haiyan değil mi diyorum,
yakından takip ettiğimi, duyarlılığımı göstermek isteyen bir eda ile. Yapmaya çalıştığım şov
yarım kalıyor; bizimki bu, Filipinler sınırına girince tayfun isim
değiştiriyor, bizdeki adı Yolanda diyorlar.
Ailesinden dört gün sonra haber alabilen bir arkadaş,
kasabaların eli silahlı adamlarla dolduğunu, herkesin yemek peşinde olduğunu
anlatıyor. Ailesinin evi yıkılmamış olsada, sırf bu yüzden evi terkettiklerini,
havaalanına sığındıklarını ve henüz karar vermedikleri bir yere kaçacaklarından
bahsediyor. Sonra nasıl oluyorsa o ruh haliyle işine geri dönüyor.
Yaşamlarından bir parça sel, tayfun... Yine de ölü sayısı için 4 haneli
sayıların yetmeyeceği tartışılıyor.
Internette, sığındığı havaalanında doğum yapan bir kadının
fotoğrafı var. Orada olabilirdim diyorum içimden. Ne çizmenin, ne şemsiyenin
yetmediği o topraklarda doğum yapan kadının kardeşi belki de ta kendisi de olabilirdim.
Geçen gün vardığımız gelecekten hesap soran bir yazı okudum.
Bugünlerde moda zaten, nerede uçan arabalar, hani ışınlanacaktık diye soruyor
herkes.
Henüz suyun ve rüzgarın gücünden ne tam faydalanabilir ne de
tam korunabilir bir durumdayken, uçan arabaların hesabını sormak biraz abes
değil mi? Dünyanın yarısından fazlasının doğal afetlerden kaçamayacak,
korunamayacak durumda olması da sadece o kısmın değil herbirimizin ayıbı değil
mi?
Bir İstanbul depremi vardı, reklam arası uzun gelince
dizinin neresinde kaldığımızı unuttuk demek.

belli ki hali vakti yerinde (yerindeymis ya da) denize nazir (nehir de olabilir) evi olan bir dayi (amca da olabilir). Dokunmayin amcaya (dayi da olabilir).
YanıtlaSil