Sayfalar

13 Kasım 2013 Çarşamba

Bir reklam arası kadar afet...

Şu duyguyu bilirsiniz: Aslında dünyanın bambaşka yerinde, bambaşka koşullarda, bambaşka bir ailede de ben olarak dünyaya gelebilirdim. Afrika'da bir kabilede, Moğolistan'ın tundralarında bir çadırda yaşayabilirdim. Hep sızlandığımız halimize şükretme anıdır o an. Defalarca olmuştur.

-Ay, insanlar ne şartlarda yaşıyor....
-Hastalanınca ne yapıyor bu insanlar?
-İnanmıyorum ne zorluklar bunlar böyle...
Hep şaşkınlıkla bakar, irkiliriz ama nerede kaldığımızı unutturan uzunluğu ile dizi keyfimizi bozan reklam araları kadar rahatsız etmez bizi. Aklımız ermez, bu yaşantı onların kültürüdür, o iklimin getirdiği bir biçimdir fakat eğer belli bir yaşam kalitesi düzeyi binlerce insanın bir doğal afette ölmesine neden oluyorsa, belki de yanlış giden ya da hiç gitmeyen birşeyler vardır.


Belgesellerden izlediklerimizin gerçeğini ucundan kıyısından 2011 yılında Tayland'a  yaptığım gezide görmüştüm. Turistik amaçlarla yapılmıs bir dekor gibi gözükse de insanlar bu dekora çok da yabancı değillerdi. Dekorun böyle olduğu bir yaşantının gerçeği nasıldı? 

Amca gelen geçene bakıyor, akşama ne yiyecek acaba?/Tayland-2011


Dünyanın her köşesinde bir Türk ile karşılaşabilirsiniz derler ya, sırf bize mahsus değil bu durum. Bulunduğum ülkede Filipinler'den gelen yüzbinlerce çalışan var. Bir kaç gündür ofiste telaşlı yüzler, hararetli konuşmalar dönüyor, Tagalog dilinde. Tahmin ettiğiniz gibi Haiyan tayfunundan bahsediyorlar. Ailelerinden haber almaya çalışıyorlar. Para toplanıyor, Filipinler Kızıl Haçı' na gönderiliyor. Türkiye'nin yardım gönderen ilk ülkelerden biri olduğunu okuyup bize teşekkür ediyorlar.

Bana fotoğraflar gösteriyorlar. Fotoğrafların altındaki yazıyı gösterip bu sizin tayfun değil, sizinkinin adı Haiyan değil mi diyorum, yakından takip ettiğimi, duyarlılığımı göstermek isteyen bir eda ile. Yapmaya çalıştığım şov yarım kalıyor; bizimki bu, Filipinler sınırına girince tayfun isim değiştiriyor, bizdeki adı Yolanda diyorlar.

Ailesinden dört gün sonra haber alabilen bir arkadaş, kasabaların eli silahlı adamlarla dolduğunu, herkesin yemek peşinde olduğunu anlatıyor. Ailesinin evi yıkılmamış olsada, sırf bu yüzden evi terkettiklerini, havaalanına sığındıklarını ve henüz karar vermedikleri bir yere kaçacaklarından bahsediyor. Sonra nasıl oluyorsa o ruh haliyle işine geri dönüyor. Yaşamlarından bir parça sel, tayfun... Yine de ölü sayısı için 4 haneli sayıların yetmeyeceği tartışılıyor.

Internette, sığındığı havaalanında doğum yapan bir kadının fotoğrafı var. Orada olabilirdim diyorum içimden. Ne çizmenin, ne şemsiyenin yetmediği o topraklarda doğum yapan kadının kardeşi belki de ta kendisi de olabilirdim. 

Geçen gün vardığımız gelecekten hesap soran bir yazı okudum. Bugünlerde moda zaten, nerede uçan arabalar, hani ışınlanacaktık diye soruyor herkes.

Henüz suyun ve rüzgarın gücünden ne tam faydalanabilir ne de tam korunabilir bir durumdayken, uçan arabaların hesabını sormak biraz abes değil mi? Dünyanın yarısından fazlasının doğal afetlerden kaçamayacak, korunamayacak durumda olması da sadece o kısmın değil herbirimizin ayıbı değil mi?

Buarada...

Bir İstanbul depremi vardı, reklam arası uzun gelince dizinin neresinde kaldığımızı unuttuk demek.

1 yorum:

  1. belli ki hali vakti yerinde (yerindeymis ya da) denize nazir (nehir de olabilir) evi olan bir dayi (amca da olabilir). Dokunmayin amcaya (dayi da olabilir).

    YanıtlaSil