Sayfalar

8 Ekim 2014 Çarşamba

Kişisel gelişim kitapları hiçbir şey SİZ'den önemli değil derken, bunu demiyordu bence...

Bazen bazı  şeylere çok fazla önem veriyoruz, özellikle farketmeden yerli yersiz kendimize.

Belirli bir mağazadan alışveriş yapmayı statü belirleyici görerek kendine verdiği önemi, değeri buradan alışveriş yapmakla iyice pekiştiren bir düşünce şekli var mesela. Ulaşamadığına zaten ulaşamıyorsun ama gücün azıcık ucundan yetti mi, aa ben zaten hep buradan alırım demek için şartları zorluyorsun. Ha zorlama yoksa bile aşırıya kaçıyorsun. Yok o da değilse, daha kötü; birşey alıp sanki müdavimiymişsin gibi yapıyorsun, samimiyetsiz şey seni. Bu bizi ne hale getirdi biliyor musunuz?

Egolarımız işte, kendimizi önemseye önemseye, ben senin iyiliğin için söylüyorum oldu sana ben senden iyi bilirim. Paylaşım ne demek unutmuşuz. İlla karşımda konuşana ben de karşılık vereyim diye, bilgimi göstereyim, altta kalmayayım diye ne kendimizi bilmezlikler yapıyoruz.

Güle güle kullan demeden, aa ben de gördüm indirimi şunu aldım diye karşımızdakinin paylaşımını hiçe sayıp hemen üste çıkıyoruz.
Hayırlı olsun demeden, aa keşke buna da baksaydın deyip verilmiş bir kararı karşımızdakinin şartlarını bilmeden sorguluyoruz.
İyi tatiller demeden, buraya da gidin şundan da yiyin diye  karşımızdakinden daha iyi bir gezgin olduğumuzun kanıtını ortaya seriyoruz.
Afiyet olsun demeden, ohh götür bakalım hiç bizi çağırmak yok diye sitem ediyoruz.
İyi eğlenceler demeden, geçmiş olsun demeden, iyi yolculuklar demeden; bir sitem, bir ukalalık, bir kendini beğenmişlik içindeyiz ve peşindeyiz. "Ama ben sana demiştim" demeye de bayılıyoruz. Şekerim diye de ekliyoruz sonuna ki, samimiyetimizden birşey kaybetmeyelim.

Eğer karşınızdaki insanın yaptığı yorum biraz olsun içinizde birşeyleri oynatıyorsa durun. Sanki ben bunu bilmiyorum, sanki ben bunu araştırmadım, sanki ben bunu düşünemiyorum diye çıkışıyorsanız içinizden, bir hayırlı olsun diyemedi, tam anlatacaktım dinlemedi diye de söyleniyorsanız ya karşınızdakinin uslubunda bir eksiklik var ya da sizin içinizde birşeyler bitmiştir ona karşı demektir. Ama insan durduk işkillenmez. Negatif birşeyler dolanıyor, size paylaşma heyecanı ve mutluluğu vermiyor. Elektrik akışında bir aksama var.

O zaman bir kendinize bakın önce, iğneyi batırmadan çuvaldızı cepten çıkartmamak için. Sonra kimin, neden, ne şekilde rahatsızlık verdiğini tespit edin. Aslında benim iyiliğim için diyor, bu onun tarzı, bazen böyle ukala oluyor ama iyi niyetli kılıflarına uymuyorsa bir türlü biraz çekilin. Bir dahaki aramasında nasılsın demeden önce planladığı tatili, yaptığı alışverişi anlatmaya başladıysa ve sizde merak uyandırmadıysa doğru karar vermişsiniz demektir.







23 Haziran 2014 Pazartesi

Görüşmeyeli neler oldu...

Yazmayalı oldukça uzun zaman oldu... Çok mu yoğundun deseniz, aslında pek sayılmaz.
Dizi izlemekle, internette dolaşmakla geçirilmiş bir kaç haftadan bahsediyoruz.
Araya bir Türkiye ziyareti ekledik.
Sevdiğimiz insanlara kısa bir merhaba dedik.
Güzel yerlere gittik, güzel yemekler yedik, güzel manzaralar gördük.
Geri geldik.
Bu sefer de tatilden döndük kendimize geliyoruz haftaları hızlıca geçti.

Mayıs-Haziran ayları gerçekten İstanbul'u ziyaret etmek için en güzel aylar diye düşünüyorum. Sıcaklık dayanılır düzeyde, akşamları az serin. İzmir ise çoktan yanmaya başlamış.

Görmediğim yerler listesinden Seferihisar'ı sildim. İzmir'in boğucu sıcaklara yelken açtığı mayıs ayında bile serin, esintili Seferihisar'ın sahil köyü Sığacık haftasonu kaçamakları için birebir. Deniz buz gibi, çivi gibi! Buralara gelmişim diyerek, zorlana zorlana, kendimi zorlaya zorlaya girdim. Plajda süt mısır yemenin keyfine yıllar sonra tekrar vardım. Limanın oradaki çay bahçelerinde oturup, lezzetli ve doğal dondurmalar yedim. Kale içindeki pazarda vakit geçirdim. Nerede bulsam atlamayacağım gibi, burada da dağ kekiğini bulunca hemen bir torba aldım. 

Teos-Sığacık'ta kaldığımız tesisten bir manzara

Şaşkın Balık'ta yediğim ot tabağı, Karaköy Liman Lokantası'ndan gözüken tarihi yarım adanın ihtişamı, Silivri Lokum'da yediğim Lokum Köfte  İstanbul'un manzarasına da yemeğine de doyurdu beni.

Kültürel aktiviteler olarak zayıf kaldığım bir geziydi. Bunda Devlet Tiyatroları'nın sezonu kapatmasının ve Şehir Tiyatroları'nın da Almanya'ya festivale gitmesinin de payı var, tüm suçu üstlenecek değilim. Ferhangi Şeyler'e ilk gez gitme şansını sonunda yakaladığıma seviniyorum. Bir de vücudu, kasları, damarları, sinirleri daha yakından görmek ve anlamak konusunda The Human Body Exhibition'a gittim. Daha önce Antrepo'da olan sergiye denk gelememiştim. AquaFlorya Alışveriş merkezinin üst katındaki sergi sanırım Antrepo'dakinden daha ufak ama yine de fazlası ile çarpıcı. Birer kadavra göreceğinizi, baktığınız şeyleri midenizin kaldırmayacağını düşünüyorsanız içinizi biraz olsun rahatlatayım çünkü maalesef insan gördüklerinin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyor. Plastikten, mumdan yapılmış gibi görünen insanlar, elektrik kabloları gibi sarkan sinirler, oyun hamurundan yapılmış gibi gözüken organlar ve uzuvlar biraz olsun durumu yumaşatıyor. Sonuçta bu organlar işlemlerden geçirildiklerinden o gerçekçi görüntülerini kaybetmişler fakat saygı duyulması gereken büyük bir emek, sabır ve bilgi var. Vücudunu merak edenler, içimizde neler oluyor diyenler ve özellikle öğrencilerin gitmesini şiddetle tavsiye ediyorum. 

Karaköy Liman Lokantası'ndan bir manzara
Tatilden dönünce tatil sonrası yorgunluğu, işe geri dönmüş olmanın verdiği sıkıntı, evimize ve yatağımıza kavuşmuş olmanın verdiği mutluluk karmaşası içinde ancak kendimize geldik. Bu iyileşme dönemini birikmiş Game of Thrones, Da Vinci's Demons ve Mixology bölümleri ile arkada bıraktık. Dizilerimiz bitince kitap ve filmlere sardık. Uzun zamandır sonuna kadar merakla  izleyecek ve arkadaşlarımıza tavsiye edecek kadar beğenecek filme rast gelmeyişimizin bir sonunun olacağını biliyorduk. Best Offer, The Grand Budapest Hotel, Saving Mr. Banks ve Blue Jasmine kendimizden geçtik. Cate Blanchett'in en iyi kadın oyuncu oscarını sonuna kadar haketmiş. Kitaplara sardık dedim ama, Game of Thrones'un yeni sezonu başlamadan, izlediğim sezonların kitaplarını bitirmeye karar verdim. Birinci kitaptan başladım, Türkçe çeviri konusunda hayalkırıklığı yaşadığım noktalar oldu. Diğer tüm karakterlerin orjinal ismi ile kalmasına rağmen Jon Snow 'un isminin neden Jon Kar diye geçtiğini henüz anlayabilmiş değilim. Yine de unuttuğum minik detayları hatırlamak, kitapla diziyi örtüştürmek adına eğlenceli bir aktivite olduğu inancındayım.

İşte böyle...

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Zihinsel Turbulans - 6

D&R da yanimda CD lere bakan kiz "MFÖ nun Yalnizlik Ömür Boyu diye bir sarkisi varmis" dedi...

31 Mart 2014 Pazartesi

Önyargı körlüğü

2012 yılı, yanlış hatırlamıyorsam kasımın 19'uydu. Cem Yılmaz'ın Fundamentals gösterisinin son sahnesiydi. Her zamanki gibi şahaneydi Cem Yılmaz. Esprileri, mimikleri ile bize sunduğu iki saati aşkın eğlenceli bir gösterinin arkasından yıllar sonra zihnime kazıdığı önyargıyı şimdi farkediyorum.

Genellemeler yapan bir insan değilimdir, değildim...

Kızlar kıskanç olur...
Erkekler alışverişi sevmez...
Aslanlar kendini beğenmiştir...
İngilizler soğuktur...
Türkler misafirperverdir... 

Gibi basit ve ya bundan daha çok karmaşık genellemelere karşı çıkardım, ta ki yurtdışında yaşamaya başlayana kadar. Bir çok milletin ortak davranışlarını, düşünüş yapılarını gözlemleme fırsatı elde ettiğimde ister istemez bazı genellemeler yapmaya başladım ve bu genellemeler engelleyemediğim bir şekilde çok sert önyargılara dönüştü. 

Burada Cem Yılmaz'ın suçu ise bana Mehmet Yaşin'i obur bir insan olarak göstermesidir. Yani Cem Yılmaz'ın deyişiyle "kamera daha pan yapıp çekmeden, su böreğini gömmesidir". Mehmet Yaşin'i açıkçası Cem Yılmaz bahsetmeden önce tanımazdım, cahilliğime verin. Ama Vedat Milor'un büyük bir takipçisi olarak yapılan karşılaştırmadan ister istemez bazı önyargılar doğdu. Bunun üzerine Mehmet Yaşin'in Uzakname kitabını almıştım, daha şimdi okumaya başladım. O su böreğini daha kamera çekemeden yutan tonton amca, meğer ne maceralar yaşamış. Ama içimden hadi canım, su böreğini bütün yutan adam bunları nasıl yapsın demeden duramadım. Resmen oburluk bir gezgin için bir zayıflık gibi kafama yerleşmiş. Mehmet Yaşin, Alaska'da nehirlerde tenekeden teknelerle seyahat ediyor, Güney Amerika'da sırtında çantası oradan oraya savruluyor ama benim gözümün önüne sürekli yemek yerkenki hali geliyor. Bu adam açlıktan ölmüştür diyorum, o kadar yolu yürüyememiştir diyorum. Yalan bunlar ya diyorum. 

Yalan olur mu ya? Adam zamanında gezmiş, tozmuş, yemiş, içmiş, okumuş etmiş... Yani Cem Yılmaz espri ile karışık Mehmet Yaşin ne bulsa götürüyor deyince, aslında objektif olarak yemek yemeyi seven bir gezgin aklıma gelmesi gerekirken, iddia edilen oburluğu sebebiyle nerdeyse adamın gezgin sıfatını hiçe sayıyorum...

Bunu ben yapıyorum ve yanlış olduğunu burada itiraf ediyorum ama kimbilir daha kaçımız belirli sebeplerle birbirimize etiketler yapıştırıyoruz, söylediklerimize kulak asmıyoruz, dinlemekten kaçınıyoruz. Bugün biraz tembellik yapan bir insan için hayat boyu yan gelip yatmış havadan para kazanmış diyoruz. Bugün biraz daha fazla okuyan biri için, hayatı cahillikle geçmiş şimdi gösteriş için elinde kitap dolaşıyor diyoruz. 

Belki de öyle, belki de önyargılarımızda haklı olduğumuz durumlar var ama yine de empati kuramıyoruz. Hiç şans vermeden kendini geliştirmiş, fikrini değiştirmiş, zenginleşmiş, fakirleşmiş, hastalanmış, hayattan bezmiş, inancını kaybetmiş, iyi yada kötü yönde değişmiş, ezilmiş, yükselmiş, borçlanmış, kazıklanmış olabilir demeden vay sahtekar diye hesap soruyoruz. Dünü ile bugünü birbirini tutmayınca samimiyetimizi yitiriyoruz.

Tahmin ediyorum ki Mehmet Yaşin de su böreğini benim kadar seviyor, ve bu da seyahat edip maceralar yaşamasına engel değil. Bazı büyük zıtlıklar da bazı kişilerin bazı kalıplara oturmasına sebep değil. 

Uzun lafın kısası, önyargılarım bazen benim büyük resmin güzelliğini görmeme engel oluyor. Bazen altında hiç ummadığım detaylara rastlıyorum. Belki size de oluyordur, bir kontrol edin demek istedim.

9 Mart 2014 Pazar

Zihinsel Turbulans-5

Bazen bir dugmem olsun istiyorum. Guzel bir yemek yerken basayim, kapasitemi artirsin. Istedigim kadar yiyeyim... Bir de guc gostergesi istiyorum. Ne kadar enerjim kaldigini goreyim. Ona gore hareket edeyim. Uykumu da ona gore planlayayip kendi kendimi kurayim. Obur dugmeye basip kafamda uzun hesaplasmalara girismeden hemen uyuyayim... Sonra cat diye uyanayim. Sanki daha kolay olurdu gibi bazi seyler....

23 Şubat 2014 Pazar

Zihinsel Turbulans-4

Geçenlerde yorgun ve uykusuz olduğum bir günde, işyerinde öğle arasını uyuyarak değerlendirmek istedim. Yemeğimi evden getirmiştim. Biraz erken başlayıp hızlıca bitirdim, sonra kafamı koydum masaya. Hemen dalmışım. Öyle güzeldi ki...

Ta ki kendini bilmezin biri gelip, beni uyandırarak plastik çatal isteyene kadar!!! Plastik çatal istemek için uyuyan bir insanı uyandırmak, rapor değil, telefon konuşması değil, toplantı değil. Plastik çatal! Ben bunu ancak bencillik ve saygısızlık olarak tanımlardım ki, bugün de benzer şeyler yaşandı. Maalesef beni uyandıran kişi tüm iyi niyetiyle iyi olup olmadığımı merak etmiş. Uyuyan birini uyandırıp iyi misin demenin mantığı nedir? Uyanınca görürsün iyi miyim kötü müyüm, başım mı ağrıyor zevkten mi yatıyorum. İş saatinde yatsam hani anormal bir durum diye ilgi çekebilir ama öğlen saatindeyiz. Bu ne gereksiz bir merak!

İş arkadaşlarının bu bencil ve ya fazla ilgili tavırları bir yönetmelik ile düzenlenmeli!

Not: Günde 8 saatlik uykumu alamayınca hırçınlaşabiliyorum, kusursuz değilim...                                                                      

22 Şubat 2014 Cumartesi

Çalışan kadın sorunları-1

İçimdeki Türk kahvesi içme isteğini, şu anda evde olma isteğini bastırmaya çalışırken, bir yandan sizlere bu yazıyı yazıyorum diğer yandan işimi yapıyorum. Ofiste hiç Türk kahvesi kalmamış. BKK yani battaniye-kahve-kitap üçlüsünün diğer bir rakibi olan HŞK yani havlu-şezlong-kitap da olurdu-havlu şezlonga yayılmayacak, güneşin pozisyonuna ve uzanma şekline göre kafaya konacak. Yani bir kitap olsa iyi olurdu, elimdeki çizimlere bakmaktansa.

Miskinlik kronik bir yorgunluk ardından çeşitli ağrılarla kendini gösteriyor. Bu akşam masaja gitmeyi planlıyorum. Zaten dünden beri aklımdaydı, Call the Midwife'ın üçüncü bölümünü yürüme bandında izlediğimden, spora ne kadar ara vermiş olduğumu anladım o bir saatlik bölümün ardından. Üstüne mutfak alışverişi, alışveriş merkezinde bir tur sonrası ayaklarımdaki ağrıyı, yaptığım alışverişin heyecanıyla biraz hafif hissetsem de, sonradan sağolsun kendini gösterdi.

20 Şubat 2014 Perşembe

Instagram'daki nefret

Bir yılı aşkın süredir Instagram kullanıcısıyım. Arkadaş çevrem dışında, fotoğraflarını beğendiğim fakat şahsen tanımadığım bir kac üyeyi de takip ediyorum. Çok nadiren explore özelliği ile başkalarının fotoğraflarına bakıyorum.  Gazetelerin Instagram’da ünlüler bölümlerine bakarken Meryem Uzerli’nin bebeğinin hastane künyesi ile fotoğrafını görünce, takip etme isteği oluştu içimde. Meryem Uzerli’yi ekledikten bir iki gün sonra işteki yoğunluğun azalması ile arkadaşımla oturduk ünlülere baktık. Yeni bir kaç ünlü daha ekledim listeye.  Bir ikisini sadece arkadaşlarını ve kendisini çekiyor diye sildim, diğerleri duruyor. 

Demet Akalın, Buse Terim  takip etmeye başladığım ünlülerden ikisi. Demet Akalın’ı ya da Buse Terim’i sevip sevmemem gibi bir detay bu yazı için hiç önemli değil, zaten onlara karşı oldukça nötrüm. Ünlüler dünyasında işler nasıl yürüyor cesitli yorumlar yapabiliyoruz; ofis ortamında bile kimisi tırnağı ile geliyor, kimi patronun yeğeni oluyor, kimi  yeteneksiz ama güzel olduğundan koltuk kapıyor.  Benim yan masamda oturan insanın bile o masayı nasıl kaptığı muamma iken kalkıp ünlülerin başarılarına kafayı takmam çok manasız. Sonra bu elde edilen başarının getirdiği sonuçlardan dolayı o insandan daha çok nefret etme durumu... Kalkıp yan masadaki insana, "bu sene yüzde 10 zam almışsın, yüzde beşini fakirlere dağıt" gibi bir yorumda bulunmadığıma ve bulunamadığıma göre ünlü birine "gelen hediyelerini fakire fukaraya dağıt buradan böyle resim koymakla reklam olmaz" diye ukalalık yapmamalıyım, kendi adıma.

Sevgiye diyecek bir lafım yok, yıllar öncesinden beri varolan fan club durumunun kişiselleşmiş hali tadında kalırsa bir ünlü için güzel bir motivasyon olabilir. Yapıcı ve uslubu düzgün eleştiriye de lafım yok.  Fakat spor ve siyaset gibi alanlarda tanıdığımız o nefret dolu insan portresini( ki bu alanlarda farklı taraflar, düşünceler, fikirler çatışıyor da o nefret oraya çıkıyor), kendi halinde yada işi gereği, içinden geldiği için ya da reklam gereği fotoğraf paylaşan insana yazdığı mesajlarda görmek şaşırtıcıydı. Demet Akalın’ın bebek arabalarını kıskandığımdan "nerden buluyorsun bu paraları" diye mesajlar atarken aslında sürekli tatilde olan arkadaşımı da nerden buluyor bunca parayı diye kıskanıyorum ve hıncımı Demet Akalın’dan çıkarıyorum demektir.  

Madem bu kadar nefret ediyorsun, niye takip ediyorsun? Bu insanın senin hayatın üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olabilir ki bu kadar büyük bir nefretle saldırıyorsun, iki tane fotoğraf koyuyor, bir markayı tanıtıyor, şarkı söylüyor, çocuğuna pahalı pahalı giysiler alıyor, kalçasında fazlalığı var, falan filan diye mesajını hakarete vardırıyorsun. Bu insan yanlışsa, hatalıysa, öyleyse böyleyse düzeltmek sana mı düştü? Farkında olunmayan şey şu ki, adı Buse Terim, Demet Akalın olmayan, ünlü olmayan kalçası büyük olan, çocuğunu baştan aşağı marka giydiren, bunu sosyal medyada paylaşmayı tercih eden ya da etmeyen o kadar çok insan var ki... Belki de onlardan biri senin arkadaşın ama sen ona birşey diyemiyorsun, yine gidip Buse Terim’e mesaj atıyorsun. Acaba hem kıskanç hem de iki yüzlü müsün?

Ayrıca, bu yazıyı da para karşılığı yazdığımı düşünüp benden nefret edenler olur mu acaba?



18 Şubat 2014 Salı

Hong Kong-4

Şehrin modern yüzünde kalmıştık...

Hemen bir kaç fotoğrafla açılışı yapmak istiyorum:


Sık ve yoğun bir ulaşım ağına sahip Hong Kong'un gökdelenlerinin bir kısmı tamamen alışveriş merkezi, 10-15 kat boyunca dükkanlar bulunuyor.

16 Şubat 2014 Pazar

Hong Kong-3

Kaldığımız yerden devam edelim gezmelere...

Parklar, bahçeler ve sokaklar dedim.

Hong Kong'da bir çoğu çeşitli manastırlara ait olan park ve bahçeler mevcut. Hava sıcaklığı nedeniyle maalesef bir park ve bir bahçe gezebildik. 

Akşamleyin belirlediğimiz yürüme noktasının başı hemen Nan Lian Garden. Sabah erkenden metro ile ulaşıyoruz Diamond Hill'e. Bahçenin çevresi yüksek duvarlarla çevrili olduğundan kapı için çevresinde yürüyoruz ve yoruluyoruz bile! Hava maalesef çok nemli olduğundan çok zevk alacağımız bir gezi olmayacağı belli çünkü sıcaklık ve nem nefes almamızı zorlaştırıyor. Bahçe olabildiğince yeşil, olabildiğince bakımlı ve çok güzel. Minik bir şelalesi ve hediyelik eşya satış noktası var. Bahçe içerisinde büyük bir göl, gölün içerisinde kocaman Japon balıkları, çeşitli binalar, dinlenme noktaları, banklar mevcut. 

13 Şubat 2014 Perşembe

Hong Kong-2

Gezmelerden devam...
Disneyland gezisi tazeyken hemen karşılaştırma için Ocean Park'a geçeyim. Ocean Park Disneyland'dan oldukça büyük, bir tepenin iki yanına kurulmuş bir tema park. Dağın bir yüzünde alışveriş alanları, bir kaç binmeli-oynamalı aktivite ve hayvanat bahçesi varken diğer tarafı tamamen lunaparka ayrılmış.


Açılmadan önce yine kapıda kalabalık birikiyor. Şemsiyeli kalabalık büyük tehlike!

10 Şubat 2014 Pazartesi

Hong Kong-1

Vücudumda garip bir deniz güneş kum isteği sürüp gidiyor bir iki haftadır. Yarın Ulusal Spor Günü diye bir günlük resmi tatil maalesef istediğimi veremeyecek. Bir sabah yürüyüşü ardından evde bölüm bölüm diziler izleyeceğim; şimdilik olağan plan bu. O yüzden oturup bu yazıyı yazıyorum. Hem sizinle paylaşmak olsun hem de gittiğim bir tatilden anılarım tekrar canlansın diye...

Geçtiğimiz Ağustos ayında bayram tatili vesilesi ile; bulunduğumuz Arap dünyasından uzaklaşıp ( sanki burada Hintliler ve Filipinliler Arap nüfusunu bastırmıyormuş da katlanılmayacak şekilde Arap kültürüne maruz kalıyormuşçasına); havası, suyu, yemeği, sokağı, insanı değişik bir yer seçelim dedik, buarada bizden vize istemesin, çok pahalı olmasın, kolay gezilsin ki bu kısacık tatilde gezemedik orasını burasını diye içimizde kalmasın da dedik. Bugüne kadar uçaktan korkuyorum ağlamalarımı tamamen bir şımarıklık olarak kabul eden kocamı haklı çıkarırcasına 9 buçuk saat gidiş ve 10 saat dönüşü göze alıp

9 Şubat 2014 Pazar

Zihinsel Turbulans-3

Kariyer sitelerinden gelen mailler neden hic bir zaman kariyerime uygun degil? Bu bir tek bana mi oluyor? Cok mu uygunsuz bir kariyerim var anlamadim ki!

2 Şubat 2014 Pazar

Zihinsel Turbulans-2

Artik mac spikerleri 'adeta al da at dercesine' demesin. Yasaklansin... 

30 Ocak 2014 Perşembe

Yeni kültürler tanıyalım...

Ocak ayı bünyeye pek hasar vermeden uzaklaşıyor...

Kayıp bitti, benim ördüğüm battaniye bitmedi. Aklımda hala Aslı Enver' in güzelliği, kendime spor programları yapmakla meşgul kafam. 

Battaniyem ortalama bir Türk kadınını az çok kaplayacak boyutlara ulasmıs olsa da halen hedefliğim yerde değilim. Ama çok zevkli birşey. Sonuç ne kadar güzel olur bilemem ama benim ciddi miktarda stres attığım bir gerçek...

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bizde kalan yakın bir arkadaşımın verdiği o sıcaklık duygusunu da yaşamış olmak Ocak ayının daha kolay geçmesini sağladı. Memleketten getirdiği Tahsildaroğlu koyun ve keçi peynirleri de cabası... Yabancı yerde bu samimiyeti yakalamak zor.

"Gezmeyi, yeni kültürlerle tanışmayı severim" klişesinin arkasındaki insanlardan biri olarak, yurtdışında yaşadığım bu süre içerisinde kendi kültürümün değerini daha çok anladım. Tanıştığım yabancı iş arkadaşlarını gözlemleyerek; kişisel değil ulusal bir takım alışkanlıkları olduğunu keşfettim.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Tutulacak sözler ve sözleri bozan bizler

Yılbaşı niyetlerimin peşindeyim.

Söz verdiğim şekilde spor yapıyorum. Her zaman spor salonuna gitmesem de, evde de olsa yapıyorum.

Hatta yaptığım yetmezmiş gibi yapanları da izleyecektim ama yağmur sebebiyle olmadı. Final gününe de bilet bulamadığım için Qatar ExxonMobil Open 2014’ün bu yıl ki kazananı Rafael Nadal’ı izleyemedim.


Dustin Brown vs. Peter Gojowczyk hemen sonra 

Tenis vs. Yağmur



Hani yeni yıl ile beraber şu spor salonları dolup taşacaktı ya, burada hiç öyle bir şey olmadı. Sizin o tarafta oldu mu bilmem. Hatta gittiğim saatlerde spor salonundaki tek bayanım. Muhtemelen noel tatiline giden insanlar henüz dönmediler. Ortalık da kalabalık olmayınca rahat rahat yapıyorum sporumu, o aletten o alete zıplayıp.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Mutlu seneler!

31  Aralık’a tebrikli bir yazı yazayım dedim, hatta yazdım ama sildim. Yepyeni yılın, yepyeni gününde 2013’te yaptıklarım ve yapamadıklarımdan bahsetmek yerine bu yıl içinde yapacaklarımdan bahsetmek daha motive edici geldi.

Dedim ki;

Biraz para biriktir, güneşlen, bir kursa yazıl, balkonu çiçeklendir ve çiçeklere bak, pilatese başlamak için vücudunu hazırla, daha uzun mesafeler yüz...

Sonra da dedim ki;